12 Temmuz 2009 Pazar

Bir Demet Yasemen

mansiyon

Bir Demet Yasemen, Reşat Nuri Güntekin’in çalıkuşu romanından uyarlanıp, Hulki Saner tarafından filme çekilmiş bir Yeşilçam klasiği. Film, sıra dışı bir aşk öyküsü anlatıyor. Yeşilçam kalıpları dediğimiz, artık yeni nesil tarafından parodi malzemesi haline gelen anlayışla birebir örtüşen bir film.


Bu film bir anlamda, aşklar gibi filmlerinde masumiyetini kaybetmediği o döneme dair güzel bir nostalji aslında. Filmin masumiyetine ve samimiyetine duygulanmamak mümkün değil. İnsan kendi kendine “her şey nasılda yitip gitmiş” diyor. Sanki çok uzak bir zamanda ve apayrı topraklarda geçen bir masal havasında her şey. Yani bir masal kadar yabancı şu an bu film bize.


Günümüzde duygusallığın, dramın, komedinin ve harika şarkıların iç içe geçtiği bu tür filmler pek çekilmiyor. Çekilse bile o dönemden kalan bu tarz filmlerin masumiyetini yakalayabilir mi? Artık insanların değiştiği gibi filmlerde değişti. Şimdilerde içinde her türlü çürümüşlüğün ve samimiyetsizliğin olduğu boş ve sıkıcı aşk hikâyeleri var. Gerçekçi olarak atfedilen bu aşk hikâyelerinde, sadakatsizlik ve mutsuzluk gibi duygular başrolde. Çiftler birbirlerine güzel sözler söylemek yerine, devamlı ilişkilerinin doğaları üzerine aforizmalar anlatıyorlar. Yani filmlerde aşıkları değil, filozofları görüyoruz. Hâlbuki çoğu zaman aşkın sorgulanacak bir tarafı yoktur. Yaşanılan her türlü sorunun ve problemlerin en nihayetinde aşka mani olmaması gerekir.Tıpkı filmde Fahri’nin Çalıkuşu’nun içinde acı hatıralar olan defterini fırlatıp, “korkuların bu defterin içindeydi, artık onları maziye gömelim” demesi gibi, biz de her türlü problemi fırlatıp atıp, aşkımıza sahip çıkmalıyız. Çünkü gerçek aşk Fahri’nin yaptığı gibi acılarla dolu defteri fırlatıp atmaktır. Kuşkusuz o dönemin filmlerinin bu kadar güzel görünmesinin, sanırım aşkın bu samimi ve içten anlatımının büyük payı var.


Filmin konusuna gelicek olursak, küçük yaştan beri aynı evde büyüyen Fahri ve Çalıkuşu birbirlerine aşıktırlar. Ancak Fahri’nin küçük halası olan Lütfiye (Mualla Sürer) Çalıkuşu’nu hiç sevmemektedir ve bu aşka mani olabilmek için elinden geleni yapar. En sonunda da, Çalıkuşu’na pis bir kıskançlık oyunu oynayarak onun evden kaçmasına sebebiyet verir. Çalıkuşu bu süreç içerisinde oradan oraya sürüklenir, çeşitli işlerde çalışır lakin kalbinden Fahri’yi söküp atamaz. En sonunda yurduna geri döner, babası gibi sevdiği müzik öğretmeni Kenan amcası (Selahattin İçsel) onu evine alır. Ardından dedikodulara yer vermemek için Çalıkuşu ile düzmece bir evlilik yapar. Kenan Amca, Fahri ve Çalıkuşu’nu tekrar birleştirme niyetindedir. Bunun içinde Çalıkuşu’nun günlüğünü Fahri’ye yollar ve onun tüm gerçekleri anlamasını sağlar. En nihayetinde tüm bu olumsuz olayların ardından aşklarını daha fazla içlerine gömmeden mutlu-mesut yaşarlar. Olması gereken olur aslında. Yazının başlarında da söylediğimiz gibi aşkın ve sevginin, izahate, felsefe’ye ihtiyacı yoktur.


Sonuç olarak filmin senaristi ve yönetmeni Hulki Saner ile oyuncular Göksel Aksoy (fahri), Belgin Doruk (çalıkuşu) ile diğer tüm yeşilçam emektarlarının tek tek ellerinden öpüp, yıllar sonra böyle buruk bir mutluluk yaşattıkları için kendilerine teşekkürü bir borç biliriz.

Filmi en güzel anlattığını düşündüğüm sahne ile yazıyı noktalıyorum.

bir demet yasemen-belgin doruk&göksel aksoy

yazan:faust116

08 Temmuz 2009 Çarşamba

Michael Jackson

michael jackson:tribute


(bir okulun birinci sınıfında öğretmen ve müdür sınıfta dolaşarak öğrencilere büyüyünce ne olmak istediklerini sormaktadırlar)
-evet yavrum..sen büyüyünce ne olacaksın..
-ben astronot olacağım..
-hahaha..çok güzel..peki sen ne olacaksın büyüyünce..
-ben doktor olacağım..
-hmm çok iyi..beni de muayene edersin artık..peki sen ne olacaksın..
-ben büyümeyeceğim..
-hahaha olur mu öyle hiç..her insan büyür..
-olsun ben büyümek istemiyorum..

Bu safi çocukluk anım ne zaman aklıma gelse, zihnimde hep ‘Michael Jackson’ canlanırdı. Onun ruhunda yer alan büyümeyen çocuk ‘Peter Pan’ ile özdeşleştirirdim bu sözlerimi. İlkokul 1.sınıfta yaşadığım bu ilginç çocukluk anımın üstünden 20 seneye yakın zaman geçti. Ben verdiğim sözü tutmayıp büyürken, Michael sözüne sadık kalarak, o içindeki çocuğu ve masumiyeti hep yaşattı. Bu yüzdendir belki de, bizim gibi hayatın pisliklerine ve kokuşmuşluğuna karşı koyamadı. O çocuksu saflığı ile kenara çekilip her şeyi içine attı. Bir tek sahnede şarkı söylerken farklıydı. Şarkı söylerken kraldı. Kimse karışamazdı ona. Ama gerçek hayata döndüğünde herkes ona saldırıyordu..Kendisine yapılan iğrençliklere karşı koyamıyordu..Çünkü o kadar iyi niyetliydi ki, kendisinin üstüne neden bu kadar gelindiğini anlayamamıştı bile. Umarım gittiği yerde buradakinden çok daha mutludur.

Bu blog’da sinema ile alakasız ilk ve son yazının konusu da ondan başkası olamazdı.

Rahat uyu kral…


Post:emre

04 Temmuz 2009 Cumartesi

Deadly Blessing

inceleme

Deadly Blessing, Wes Craven’in biraz kıyıda kalmış filmlerinden birisi. Ne ‘the Last House on the Left’ kadar kült olabilmiş ne de ‘Scream’ ve ‘A Nightmare on Elm Street’ gibi popüler olmuş bir film. Ancak bu filmlere nazaran kendi içinde daha tutarlı bir yapısı olduğunu söyleyebiliriz.


Wes Craven, filmlerinde genel olarak senaryonun mantıklı bir yapıda olup olmamasıyla pek ilgilenmez. Korkuyu merkeze alır ve seyirciyi de bu doğrultuda yönlendirmeye çalışır. Bu filmde de yine bahsettiğimiz bu korku unsurunu ön plana çıkarıyor. Craven, film boyunca ‘katil kim’ paradoksu ekseninde filmi sürdürse de, oldukça fantastik bir dokunuşla filmini bitiriyor. Filmin kırsal ve sessiz bir yerde geçmesi filmin korku ve gerilim dozajını da artıran bir unsur olmuş. Filmin sinematografisinin de bu anlamda oldukça iyi olduğunu söyleyebiliriz.


Konuya gelecek olursak, çiftliği andıran tepelik bir yerde teknolojik aletler kullanmamasıyla bilinen ‘hittites’ tarikatının bir üyesi olan Jim, tarikat dışından birisi ile evlendiği için babası tarafında aforoz edilmiş ve iblis’in kölesi olduğu iddia edilmiştir. Jim bir süre sonra yaşadıkları yerin yakınındaki bir ahırda korkunç bir kazaya (daha doğrusu cinayete) kurban gider. Dul kalan karısı Martha (Martha Schmidt) ise şehirden gelen iki arkadaşı Lana (Sharon Stone) ve Vicky (Susan Buckner) ile bu zor günlerinde teselliyi arar. Fakat gerek gördüğü kâbuslar gerekse de Jim’in babası olan Isaiah’ın (Ernest Borgnine) psikolojik tacizi peşini bırakmaz. Peşi sıra gelen cinayetlerde bu korku ortamını iyice belirgin bir hale getirir. Aslında filmde bu cinayetler çok da kapsamlı bir yer teşkil etmiyor. Craven yazının başında da belirttiğimiz üzere daha çok korku unsurunu filmde hakim kılmaya çalışmış. Mesela Martha’nın küvette yıkanırken iblisin gelip küvete yılan bıraktığı sahne seyirci üzerinde bariz bir korku-gerilim yaratmayı başarıyor. Yine Lana’ın ahırda yaşadığı korku dolu anlar da buna örnek gösterilebilir. Bu gibi sahneler filmde cinayetlerden daha önemli yerler teşkil ediyor ve korku-gerilim duygusunu daha iyi yaşatıyor. Craven bu bağlamda belki de filmdeki korku duygusunu zedelemesinden korktuğundan olsa gerek cinayet sahnelerini de olabildiğince kansız çekerek, filmi ‘gore’ bir yapıya sokmamaya olabildiğince özen göstermiş.

Filmde önemli bir yer teşkil eden diğer unsurlardan birisi de, din ve inanç kavramı. Yoğun katı inançlarına film boyunca tanık olduğumuz ‘hittites’ tarikatı ve tarikatın başı olan peder Isaiah ise gerek bakışları gerekse de sert üslubuyla filmde korkuyu artıran önemli unsurlardan biri. Seyirci olarak, film boyunca Isaiah’i garip ve sert davranışlarından dolayı yargılasak da, filmin sonlarına doğru haklı olduğunu görmemiz ise Craven’in filme yerleştirdiği bir inanç propagandası olarak algılayabiliriz. Dikkat edilirse Isaiah bir anlamda film boyunca ‘iblis’ yerine ‘iblis’in elçileri’ ifadesini kullanıyor. Yani cinayetleri işleyen bir anlamda ruhları iblis tarafında ele geçirilmiş insanlar. Yani filmin sonlarında cinayetleri işleyenler (iblisin elçileri) her ne kadar ölse de, iblisin kendisi varlığını sürdürür. Craven bir anlamda filmin son sahnesiyle tüm bu laneti öznellikten çıkararak nesnelliğe dönüştürüyor. Yani film iyi bitecek diye beklerken daha korkunç bir sonla sona eriyor. Bu durum Craven’in her ne kadar çoğu filminde (A Nightmare on Elm Street) yaptığı bir numara olsa da, bu filmdeki etkisinin diğer filmlerine oranla daha güçlü olduğunu itiraf etmek gerek.

Yönetmen ve oyunculara da kısaca değinecek olursak Craven filmde gayet sağlam bir iş çıkarıyor. Özelikle yukarıda saydığım kimi sahnelerdeki yönetmenlik becerisi takdire şayan gerçekten. Senaryoyu fazla kafaya takmamanız ile filmden alacağınız keyif ise ters orantılı işliyor. Oyunculuklardan ise Martha rolünde ‘Martha Schmidt’ ve Vicky rolünde ‘Susan Buckner’ gayet iyi oynamalarına karşın bu filmden sonra sinema serüvenlerini sürdürmemeleri ilginç. Sharon Stone’un da 20’li yaşlardaki güzel ve çekici halini görmek de ayrı bir keyif artırıcı unsur.


Sonuç olarak Deadly Blessing saf bir korku-gerilim filmi. Bu anlamda bu türü sevenlerin keşfetmesi gereken, önemli olmasa da iyi bir film.

yazan:faust116

06 Mayıs 2009 Çarşamba

The New York Ripper

inceleme

The New York Ripper”, Lucio Fulci’nin “The Beyond”, “City of the Living Dead” ve “Zombi 2” gibi ‘yaşayan ölü’ filmlerinden farklı tarzda bir yapım. Fulci bu sefer bir ‘seri katil’ daha doğrusu bir ‘karın deşen jack’ filmi yapmış. Olayların New York’ta geçmesi ve filmin de polisiye bir hava da olması, 70’lerin Amerikan avantür filmlerine benzer bir tat oluşturuyor. Fulci, şiddet kadar erotizme de yer vermiş bu filminde. Filmin ana ekseninde kadınların olması bunu kaçınılmaz kılıyor kuşkusuz. Katilimiz icraatına daha filmin en başlarında başlıyor. New York’un karşı yakasına geçmekte olan bisikletli, kısa şortlu, seksi hatunu arabasında sıkıştırıp, ördek sesleri eşliğinde karnını deşiyor. Evet, gerçek anlamda deşiyor ve yönetmen de bunu bize açıkça gösteriyor. Derinin yırtılma anından, kadının feryatlarına kadar her türlü ince ayrıntıyı gözümüze sokuyor.

Fulci, katil kim olgusu üzerine de daha en baştan seyirciyle oynuyor. Filmin sonuna kadar da bu oyunu sürdürüyor. İlk kurbanın hemen ardından karanlık New York caddelerinde tuhaf ve at hırsızı kılıklı bir adam görüyoruz. Seyirci olarak bu adamın katil olduğuna dair kanaat getirdikten sonra, girdiği porno tiyatrosunda olanlardan sonra katil olduğuna dair öngörümüzü tasdik ediyoruz. Ancak filmin daha sonra, özellikle Fay’in (Almanta Suska) metroda geçen, rüya ve gerçeğin iç içe geçtiği sahnesinden sonra bu onayımızdan giderek şüphelenmeye başlıyoruz. En sonunda bu şüphemizde haklı olduğumuzu anlıyoruz.

Bu arada az önce bahsettiğim porno tiyatrosu ayrı bir ilginçlik. Böyle bir şey bir zamanlar oldu mu, yoksa hala var mı bilemem ama fantastik bir şey olduğu kesin. Katilin porno tiyatrosunda saçtığı dehşette en az ilki kadar acımasız. Yine aynı şekilde ördek sesi çıkartıp, aniden karanlıktan çıkarak elindeki kırık şarap şişesini, tiyatroda oyunculuğunu çok güzel ifşa eden kadının en değerli yerine saplar. Bu sırada korkunç ördek seslerini çıkartmaya devam eder ve alışılmışın dışına çıkarak, şişeyi sokup çıkartmaz. Şişeyi soktuktan sonra olduğu yerde çevirir. Kadının çığlıkları ve bu an yine çok açık bir şekilde sunulurken, Fulci adeta şiddet şovu yapar. Her cinayet arasında gördüğümüz dedektif ise olayları çaresizce çözmeye çalışan kanuni bir figür olmaktan öteye gidemiyor film boyunca. Nitekim katil, sevgilisini jiletle doğrarken bile, çaresizce telefondan feryatlarını dinlemekten başka bir şey yapamıyor.

Filmin bir anlamda Ms 45’in tersi olduğunu düşünebiliriz. Hatırlanacağı üzere Ms 45’te katil olan kişi bir kadındı, kurbanları ise erkekti. Burada ise kurbanlar kadın, katil erkek. Ancak bu iki film arasında bu ayrıntılardan daha önemli farklılıklar var. Ms 45’te Thana, erkekleri anti cinsel bir yaklaşımla, öfke ile ortadan kaldırıyordu. İçinde yoğun bir intikam ve kin vardı. Burada ise katil, kadınları öfke ile değil, cinsel bir yaklaşımla, zevk alarak öldürüyor. Yani yaptığı şey cinsellik ve şiddeti harmanlayıp kanla tahrik olmak. Yani Thana’nın aksine buradaki katilin kadınlara karşı bir öfkesi yok. Aksine onlara karşı büyük bir şehvet ve zevk duyuyor. Ancak onları vahşice öldürerek bu zevki yaşabiliyor. Kurbanlarının genelde çekici, güzel ve gençlerden oluşu bu kanıyı doğruluyor. Ms 45’in fanatik boyutlardaki feminizmi karşısında bu film, onun karşı tarafında gibi görülebilir. Ancak iki film arasında her ne kadar mantalite farklılığı olsa da, temelde amaca gidiş yolları arasındaki benzerlikten dolayı, ikisin de aynı amaca hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Sonuç olarak iki film de, istismar sinemasının önemli yapımları arasındadır.


Fulci’nin daha önce çektiği zombi filmlerinden farklı olarak, sağlam bir giallo olan Amerikan ruhlu İtalyan filmi “The New York Ripper”, gerek taşıdığı avantür ruhu, gerekse de fulci’nin stilize üslubuyla önemsenmeyi oldukça hak eden bir film. Özellikle cinayetlerden ayrı olarak Fay’in (Almanta Suska) metroda geçen sahnesi de çok iyi çekilmiş. Tabi ki her bünyenin kaldıramayacağı şiddet ve erotizmi yok saymamak gerek. O nedenle “uncut” versiyonu seyredeceklere midelerinin biraz sağlam olmasını tavsiye ederim. Hassas olanlar ya seyretmesinler ya da 80 dakikalık kırpılmış halini seyretsinler. Prime time’da yayınlanan soft polisiye filmlerinden çok da farkı yok. Filmde tam olarak öne çıkan belli bir karakter olmadığı için özel olarak değinilecek bir oyunculuk da yok. Filmin sonlarında katil olduğunu anladığımız Peter’ın (Andrea Occhipinti) sevgilisi rolünde ‘Almanta Suska’ ile 40 yaşını aşmış abaza kadın rolünde ‘Alexandra Delli Colli’ biraz ön plana çıkıyorlar. Dedektif rolünde ‘Jack Hedley’ ise biraz silik kalmış bence.

"Alexandra Delli Colli"

"Almanta Suska"

Son olarak katilin ilk icraatı ile yazıyı noktalıyorum. +18 uyarımızı da yapmış olalım.

the new york ripper-death scene#1


yazan:faust116

12 Nisan 2009 Pazar

Thriller - en grym film

inceleme

Tecavüz-intikam konulu istismar filmlerinin en dikkat çekenlerinden biri de "Thriller: A Cruel Picture". İsveç yapımı “Thriler”, küçükken tecavüze uğradıktan sonra hiç konuşmayan saf bir taşralı genç kızın ("Ms. 45" filmindeki gibi), başına gelenlerden sonra intikam alışını anlatıyor. Başına gelenler de tipik ‘Nuri Alço’ konseptinde: İçkisine ilaç atılıp uyuşturucuya alıştırılıyor ve fuhuşa zorlanıyor. Kız da işin içindeki herkesten intikam almak üzere para biriktiriyor; dövüş sanatları, silah ve araba kullanma dersleri almaya başlıyor. Bunları izin gününde rahatça yapıyor. Ama kızlar fuhuş yuvasından güya kaçamıyorlar, çünkü uyuşturucudan her gün almazlarsa ölecekleri söyleniyor. Kız, intikam için bu kadar uğraşmak yerine neden direk polise gidip adamları yakalatmıyor (uyuşturucu tedavisi de hastanede yapılabilir), onu anlamaksa zor. Zaten öyküde akla ziyan o kadar şey var ki, insan boş veriyor bir yerden sonra.

Tarantino'nun "Kill Bill"deki esin kaynakları arasında olduğunu okuduktan sonra izlenince biraz hayal kırıklığına sebep oluyor bu film. Öncelikle, soğuk ve donuk bir film “Thriler” (İsveç yapımı olduğu düşünülürse çok şaşırtıcı değil aslında). En hareketli sahnelerinde bile bir donukluk var. Bir istismar filminin bu denli soğuk olması iyi değil. Zaman zaman, sanki ‘Ingmar Bergman’vari ciddi bir film yapma peşindeymiş gibi görünüyor yönetmen.

Filmin incir çekirdeğini doldurmayacak bir öyküsü var (hepsi yukarıda yazanlardan ibaret), ama film tam 107 dakika. Bunun bir sebebi, aşırı ağır-çekimde izlediğimiz aksiyon sahneleri. Bir adamın vurulup yere düşmesi 45 saniye; kızın bir karate hamlesi 30 saniye sürüyor. Bu sahnelerde gidip bir çay koyup gelebilirsiniz ve bir şey de kaçırmazsınız. Bir de, sansürsüz versiyondaki porno sahneler filmin süresini iyice uzatıyor. Bu sahneler çok gereksiz ve filmi zedeliyor, filmden yabancılaşmanıza sebep oluyorlar. Porno sahneler, tecavüzü daha tahrik edici kılmak için mi var; tam anlamıyla bir “istismar” filmi mi yapılmaya çalışılmış, pek anlayamıyor insan. Filmin etkili olabilmesi için kızın çektiği acılara şahit olarak onun tarafında olmamız gerekiyor. Buradaysa tam aksine, kızın fuhuş sahnelerinde tahrik olmamız amaçlanıyor sanki.

Karakterlere gelince... Hikayede Nuri Alço işlevi gören, çember sakallı, Kral Hüseyin’e benzeyen adam da ayrı bir ilgi uyandırıyor insanda. ‘One Eye’ öldürmeye başladıktan sonra, korkudan ölecek gibi bir hali var ki, insanın çok hoşuna gidiyor. Çünkü bu tür intikam filmlerinde genelde kötüler film boyunca zulüm yapar, iyi olan ise filmin sonlarına doğru kötüye bir kurşun sıkar ve işi kökünden halleder. Güya intikam alınmış olur, ama kendi çektiği acının zerresini yaşatamaz kötüye. Bu filmde uzun bir süre o adamı korku dolu bir halde görüyoruz; ölümü de yavaşça ve acı çekerek oluyor. Belki de filmin en büyük artısı bu intikam şekliydi.

Filmin diğer artılarının başında da, dilsiz kız karakteri ve bu rolde Christana Lindberg’in üstün performansı geliyor. Bir de, ne kadar soğuk bir atmosferi olursa olsun, film insanı bir şekilde bağlıyor ve bir sonraki sahnede 'ne olacak acaba' merakıyla seyretmeye devam ediyorsunuz. Ama sonuçta filmin birçok eksik yönü de var. Yönetmen (Bo Arne Vibenius) kimi sahnelerde değişik bir tarz yakalamaya çalışsa da, sinemasal açıdan fazla ilginç olamıyor film.

"Christana Lindberg"

Yine de, 'intikam olsun çamurdan olsun' diyenlerin keyif alabileceği bir film. Ancak yönetmen istismar sinemasına çok iyi uyan bu hikâyeyi biraz daha Amerikan sinemasına yakın bir üslupla ele alsaydı, ortaya “Ms.45”gibi iyi bir film çıkabilirdi belki.

yazan:faust116&loveless

28 Mart 2009 Cumartesi

She Killed in Ecstasy

inceleme
Kısa bir aranın ardından ‘kadın intikam’ filmlerine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu sefer ele alacağımız film, Jesus Franco’nun 1971 tarihli filmi ‘She Killed in Ecstasy’. Bu film, yönetmenin 1966 yılında çektiği ‘Miss Muerte’ ile nerdeyse aynı konuyu işliyor. Elbette yüzün üzerinde film çekmiş bir yönetmenin, her filminin farklı olması beklenemez. Dönem dönem aynı temaları, farklı karakter ve hikayeler ile tekrar çektiği olmuştur. Bir çok kötü filmi bulunsa da, ‘She Killed in Ecstasy’, ‘Miss Muerte’ ve ‘Vampirous Lesbos’ gibi kült sayılabilecek filmlere de imza atmıştır.

"Vampiros Lesbos"

Filmlerinde genelde oryantalist bir uslup kullanan yönetmenin, bu filmi de çok farklı değil. İnsanı hipnotize eden ve nerdeyse hiç susmayan müzik, naturalasit bir kadın çıplaklığı ve akdenize özgü egzotik mekanlar; Franco filmlerinin genel tematik araçlarını oluşturur. B filmlerinde görmeye alışık olmadığımız bir zerafet söz konusudur filmlerinde. She Killed in Ecstasy, her ne kadar avantür tarzına yakın olsa da, Vampiros Lesbos, aşırı oryantalist tarzıyla avantür sinemasına çok da yakın sayılmaz. Gerçi Franco’nun filmlerini b film ya da avantür olarak görmek, çok da doğru bir bakış açısı olmaz. Yönetmenin yaptığı daha çok kendine özgü bir janr oluşturmak. Filmlerinin kötü bulunmasın da, kuşkusuz bu kendine has, orjinal uslubunun büyük payı var. She Killed in Ecstasy’da yönetmen yine kendine has uslubunu sıkça ortaya koysa da, genel anlamda b film janr’ına daha yakın duran bir film. Bu yönüyle de diğer filmlerine nazaran daha öne çıkan bir yapım.

Filmde, genç ve güzel Susann’ın, kocasının intikamını alışı anlatılıyor. Kocası, oldukça iyi bir tıp bilimcisi olan ve tıpta devrim yaratacak araştırmalar yapan birisi. İnsan ve hayvan embriyosunu birleştirerek, yeni bir tür oluşturmaya çalışan Dr.Johnson, diğer doktor arkadaşları tarafından ciddiye alınmaz ve şarlatan olarak suçlanır. Hatta deli olduğu ve tımarhaneye kapatılması gerektiğini bile söylerler. Bunun üzerine kalbi kırılan doktor, giderek depresyonist bir duruma girmeye başlar. En sonunda aklını yitirir ve intihar eder. Bu duruma dayanamayan karısı ise intikam yemini eder. Kocasının ölümüne sebep olan doktorları tek tek öldürmeye başlar. Bunu yaparken de en büyük silahı olan cinselliğini kullanır. Daha önce ele aldığımız, I Spit in Your Grave’de, Jennifer’ın yaptığı gibi. Gerçi tema kadın-intikam olduğu zaman, kaçınılmaz olarak cinsellik ön planda oluyor. Ancak, yazının başında bahsettiğimiz Miss Muerte’de durum biraz farklı. She Killed in Ecstasy ile aşırı benzer noktaları olan filmde, bu sefer kadın karakter ölen babasının intikamını alıyordu. Filmde Dr. Z, insanı herhangi istenilen başka bir karaktere dönüştüren, mesela azılı bir suçluyu uysal bir kişiye dönüştüren bir makina icat eder. Tıpkı she killed’de olduğu gibi diğer bilim adamaları bu projeye inanmazlar ve Dr Z’yi tıpkı Dr. Johnson gibi yalancılık ve şarlatanlıkla suçlar. Bu duruma dayanamayan Dr Z. kalp krizi geçirir ve oracıkta ölür. Kızı da ölümüne sebep olan doktorlardan tek tek intikam almaya yemin eder. Ancak, alışılmış olduğu gibi cinselliğini kullanmaz. Daha doğrusu intikamını kendi almaz. Babasının projesini devam ettirerek, yeni bir seri katil yaratır. Bir nevi “Frankenstein” durumu. Miss Muerte’de Franco’nun öne çıkan, sağlam işlerinden birisidir. Siyah beyaz görselliği ve özellikle “Bayan Ölü”nün danslarıyla oldukça keyfe değer bir seyirdir.

She Killed’e dönücek olursak; Franco, cinayet sahnelerini oldukça zarif ve estetik bir uslupla çekmiş. Çok fazla kanlı yada mide bulandırıcı sahneler yok filmde. Bu yönüyle Franco’nun ‘gore’ tarzından uzak durduğunu söyleyebiliriz.

Franco, bu doğrultuda kadın karakterinin psikolojisini ön planda tuttuğunu gösteriyor bize. Susann aldığı her intikam ile kocasıyla daha da bütünleştiğine şahit oluyoruz. Bir çok kez onu çıplak bir şekilde, kocasının ölü vucuduna sarılıp, ağladığını görüyoruz. Burada aklımıza hemen, Nekromantik ve Buio Omega gibi nekrofili özellikler taşıyan filmler gelebilir. Ancak, Franco, bu filmlerdeki mide kaldırma atraksiyonuna girmiyor. Susann aldığı her intikam ile kocasına biraz daha yaklaşıyor. Bu şekilde onla bedensel bir iletişim kuracağını düşünüyor. Nitekim intikam listesini tamamladıktan sonra, kocasının ölü bedeni ile kendisini arabayla uçurumdan sürüklüyor. Bedensel bütünlüğü, ruhsal bütünlükle tamamlayıp, nihayete erdiriyor. Filmin en son sahnesinde, polisin kameraya doğru dönüp, “tek bir kişinin ölümünün doğurduğu sonuçlara bak” demesi de, filmin geneli üstüne güzel bir ironi aslında. Bir anlamda polisin gözünde bu ihtişamlı intikam serüveni, sadece çözüme ulaşmamış seri cinayetler.

Oyunculukları da kısaca değinecek olursak, filmde değerlendirilmesi gereken tek oyuncu, intikam kraliçesi ‘Soledad Miranda’. Eşsiz güzelliği ve muhteşem yüzü ile filmi seyretmeniz için en büyük sebebi oluşturuyor. Ayrıca Franco’nun favori oyuncularından olan ve genç yaşta ölen güzel yıldızın She Killed in Ecstasy oynadığı son filmlerden biri.

Sonuç olarak, Franco’nun sinemasını keşfetmek isteyenler için, Miss Muerte ile uygun bir başlangıç olabilir bu film.

yazan:faust116

15 Şubat 2009 Pazar

The Beyond

inceleme

İtalyan gore ustası Lucio Fulci’nin filmlerini uzun zamandır izleyip, değerlendirmek istiyordum. The Beyond-(E tu vivrai nel terrore - L'aldilà)’la Fulci’ye başlayabilriz.

Film, cehennemin yedi kapısından birinin üstüne inşaa edilmiş, bir otelin lanetini anlatıyor. Açılış sahnesi de bu anlamda, filmin geneli hakkında bir özet çıkartıyor bize. 1927 yılında açılan film, malum otelin 36 numarasında kalan ressamın, kasaba halkı tarafından dinsiz bir büyücü olduğu iddia edilerek, acımasız işkencelere maruz kalarak, öldürülmesiyle açılıyor. Bu andan itibaren filmin içeriği hakkında az-çok bir fikir edinebiliyoruz. Filmin bu girişinden sonra günümüze geliriz (1981). Film baş kahramanı ‘Liza’ adında sarışın bir hatuna, bu otel miras kalmıştır. Harabe halindeki oteli yeniden açmak istemektedir. Daha en baştan ‘Liza’ ile beraber garip olaylar yaşamaya başlarız. Harabe halindeki otelin içinde, kör bir kadın gören işçi, inşaat iskelesinden düşer. Bu olayın hemen ardından otelin altında araştırma yapan su tesisatçısı Joe, bir zombi tarafından gözleri parçalanarak öldürülür.

Lucio Fulci, şiddet konusunda filmde çok cüretkar davranıyor. Başka bir italyan üstad Mario Bava’dan en büyük farkı da, şiddet konusudaki bu cüretkarlığı. Fulci, filmlerinde şiddet sahnelerini o kadar estetik çekiyor ki, kişinin o an gerçekten öldürüldüğünü düşünüyorsunuz. Bir rivayete göre yönetmenin, filmlerinde gerçek organ kullandığı da söyleniyor.


Filmin aslında eklektik bir yapısı da var. Tam anlamıyla tutarlı bir gidişatı yok. Yer yer kopuk bir senaryosu da var. Son 20 dakikaya kadar, gore-gerilim harmanlamasında bir film olarak giderken, bu andan itibaren, Night of the Living Dead tarzında tipik bir zombi filmine dönüşüyor. Yine de bu tür aksak yönlerine karşın, Lucio Fulci’nin gerçekten yetenekli bir yönetmen olması ve her sahneyi oldukça stilize ve estetik çekmesi, filme olan ilginin canlı kalmasını sağlıyor. Fulci’nin asıl amacı da; iyi bir senaryo ile güzel ve tutarlı bir film çekmekten çok, kendi yönetmenlik beceriyle bir şiddet şovu çıkarmak. Filmin en akılda kalıcı sahnelerinin, kanlı sahneler olması da, bu anlamda şaşırtıcı değil.


Filmde çeşitli dinsel referanslarda yok değil. Film boyunca incili andıran, 'EIBON' adlı bir kitaptan çeşitli alıntılar duyuyoruz. Bunlardan en dikkat çekeni ve filmin finalinde de yer alan;

"Ve karanlığın deniziyle karşılaşacaksın...Ve orada keşfedileceklerin hepsiyle."


Bu gibi dinsel referanslar, ‘Fulci’ filmlerinde, genel olarak korku altyapısını oluşturan bir araç olarak sık sık karşımıza çıkıyor. Fulci’nin şiddeti oldukça ‘nü’ bir şekilde sergilediği , mide kaldırıcı bir başka filmi ‘City of the Living Dead’de de bir rahibin kendini asmasıyla ortaya çıkan lanetin; kasabaki tüm insanların sırayla öldürmesi anlatılıyor. ‘Beyond’ gibi mistik bir yönü var bu filmin de. Bir lanet söz konusu ve ele tüfek alıp, zombi öldürerek geçicek bir lanet değil bu. Sanki Tanrı’nın insanlara sunduğu bir ceza gibi. Yani rahip gibi iyiliği temsil eden, insanları doğru yola teşvik etmekle yükümlü birinin intiharı ile ölüler mezarından kalkar ve insanları öldürmeye başlar.


Beyond gibi ‘City of the Living Dead’de de filmdeki gizemin tam olarak bir açıklaması yok. Rahibin neden intihar ettiği ve onun geçmişi hakkında herhangi bir fikir sahibi olamıyoruz. Fulci bu durumu zaten az önce de açıkladığımız gibi, filmlerindeki şiddet estetiğinin bir parçası olarak kullanıyor. Beyond’da da buna benzer bir durum söz konusu; Cehennemin yedi kapısından birinin üstüne inşaa edilmiş bir otelde yaşayan ressam, kapının anahtarının kendisinde olduğunu ve bu lanetten sadece kendisinin onları kurtaracağını söylese de, acımasızca öldürülür. Yine iyiliği temsil eden bir kişinin ölmesiyle ortaya çıkan bir lanet..Genel olarak Fulci, filmlerini aşağı yukarı bu matematikle oluşturuyor. Gerisi de filmlerinin şiddet konusundaki cüretkarlığına kalıyor.

"Catriona MacColl"

Filmdeki oyunuculara da kısaca değinecek olursak, Liza rolünde ‘Catriona MacColl’ gayet inandırcı bir performans sergiliyor. Ayrıca böyle mide kaldırıcı bir filme yakışmayacak derece de güzel bir yüzü var. Kör kadın rolündeki ‘Cinzia Monreale’da otantik yüzü ve güzelliği ile filmin atmosferine ayrı bir hava katıyor. Son olarak unutulmaması gereken diğer bir isim de, filmde sadece 2-3 sahnede gözüken kızıl saçlı kız ‘Maria Pia Marsala’. Filmin gergin atmosferine çok uygun, sade bir oyunculuk sergiliyor. Bu film dışında, sadece, pek bilinmeyen iki filmde daha oynamış. Oyunculuk kariyerini sürdürse bence iyi bir yıldız olabilirdi.

"Maria Pia Marsala"

Filmden ziyade, genel olarak 'Fulci' sinemasının şiddet estetiği üzerine, fikir verici bir yazı oldu. Yakın zamanda ele almayı düşündüğüm başka bir 'Fulci' filmi The New York Ripper'da, filme dönük bir inceleme yapmayı düşünüyorum.

Yazıyı, City of the Living Dead ve The Beyond’dan, çok iyi çekildiklerini düşündüğüm birer sahnenin linklerini göndererek noktalıyorum. +18 uyarımızı da ihmal etmeyelim.

the beyond-acid scene

city of the living dead-death scene#1


yazan:faust116